(Islam ist “Frieden, Reinheit, Hingabe” und “Gehorsam”)
"Der Mensch ist Richter über die Worte die er noch nicht ausgesprochen hat und Gefangener seiner Worte nachdem er es ausgesprochen hat." Hazreti Ali 7.Jh &
'Daß du das Band knüpfst zu dem, der es zerreßt; daß du verzeihst dem, der dir Unrecht tut; daß du gibst dem, der dich beraubt."(Der Prophet Muhammed sallallahu 'aleihi wesellem)
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
RASÛLULLAH'SIZ DİN OLMAZ!
Hamd, bütün noksanlıklardan münezzeh olan Zât'ı Akdes'e, salât ü selâm da içerisinde bulunduğumuz bu ayda dünyaya teşrifleriyle bizleri sevince gark eden yaratılmışlardaki bütün hayır, bereket ve güzelliklerin kendisinde cem edildiği Habib-i Emced'e olsun.
Allah katında son ve tek makbul din İslâm'dır.(1) İslâm'ın da cennetin de anahtarı Kelime-i Tevhit'tir.(2) Kelime-i Tevhit; Hakk'ı, şirkten uzak olarak birlemekle birlikte, Hatemü'l Enbiya Efendimize ve tüm getirdiklerine îmanı da içerisinde barındırır.(3) Allah'ı birlemek "şehadeteyn / iki şehadet" ile tabir edilmiştir. Şehadeteyn; "Lâ İlâhe İllallah Muhammedu'r-Rasûlullah" demektir.
Efendimiz (s.a.v.)'in tebliğ ettiği düstur üzere Müslüman olabilmek için şu beş esasa îman etmiş ve gereğince de amel etmiş olmak gerekir. Bunlar; Allah'tan başka İlâh olmadığına ve Muhammed (a.s.)'ın O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanmak, namazı ikame etmek, zekâtı vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmaktır.(4) Nebevî lisan ile sayılan bu beş esas din-i mübîn-i İslâm'ın, diğer tüm îman-amel umdelerini içerisinde barındıran ve İslâm binasının üzerine kurulduğu temellerdir. Tevhit dini olan İslâm'ın tüm inanç düsturları işte bu beş esasın ilk maddesinden neş'et etmektedir.
İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına inanmaya ve kulluğa çağırmış,(5) böylelikle şirkin tüm kapılarını da kapatmıştır. Allah (c.c.) içerisinde zerre miktarı şirk bulunan îmanı kabul etmemektedir,(6) velev ki sahibi, zahirde güzel amellerle iştigal etse dahi.(7) O'nun benzeri, misli, dengi, oğlu, kızı, eşi ve ortağı yoktur. O (c.c.), kâfirlerin isnat ettiği tüm noksanlıklardan, iftiralardan münezzehtir.(8)
Müşrik kabileler putları Allah'a yaklaştırıcı vesileler edinip,(9) melekleri de Allah'ın kızları sayıp Allah'a iftira ederek şirke düşerken,(10) azgınlıklarıyla tarihe mal olmuş (11) ve Allah'ın sürekli gazabına müstahak olmuş Yahudiler (12) Üzeyir peygamberi, Hıristiyanlar ise İsa (a.s.)'ı Subhan Allah'a oğul isnat ederek müşrik kâfirlerden olmuşlardır.(13)
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri İhlâs suresini inzal buyurarak, Müslüman olacak kişinin tüm bu sapık inançları terk etmesini emretmiştir: "De ki O Allah tektir. Her şey O'na muhtaçtır ama O hiçbir şeye muhtaç değildir. Kendisi doğurmamış ve biri tarafından doğrulmamıştır. Hiçbir şey O'na denk değildir."(14)
İslâm dinine girebilmek için yalnız Allah'a şirkten uzak olarak inanmak da kâfi gelmemektedir. Allah'ın emirlerinden birisini inkâr, O'nu inkâra denktir.(15) Allah'u Azîmüşşân, hak üzere inzal buyurup (16) da yine Kendisinin koruduğu Kur'ân-ı Mecîd'inde (17) Hz. Muhammed (a.s.)'ı son (18) ve tüm insanlık için peygamber ilân etmiş, (19) O'na itaati kendisine itaat saymıştır.(20) Yukarıda da değindiğimiz gibi O'na (s.a.v.) îman etmeyenin îmanını da kabul etmemiştir.
Medine İslâm Devletiyle aralarında kâfir Mudar kabilesi bulunduğu için Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna ancak yılın birkaç ayında gelebilen Abdu'l-Kays kabilesinden bir heyet Rasûlullah (s.a.v.)'in huzuruna gelir. Efendimiz (s.a.v.)'i sık sık ziyaret edemedikleri için dinin emirlerinin tümünü öğrenmekte ve geride bıraktıkları akrabalarına öğretmekte güçlük çekmektedirler. Bu nedenle ezberlerinde rahatlıkla tutabilecekleri kısalıkta olması yönünde Efendimiz (a.s.)'dan, kendilerini kısa yoldan cennete götürecek bir nasihatte bulunmasını isterler. Efendimiz (s.a.v.) de onları: "Yalnız Allah'a îman etmeye çağırır ve şöyle sorar: "Bilir misiniz yalnız Allah'a îman etmek ne demektir?" Onlar: "Allah ve Rasûlü bilir" derler. Efendimiz de: "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûl'ü olduğuna şahadettir..." buyurur.(21) Hadisin devamında dinin sair umurundan başka maddeler de sayılmakla birlikte, "yalnız Allah'a îman etmek" Efendimiz (s.a.v.)'ce işte böyle şerh edilmiştir. Zira İslâm'ı Kâinatın Serveri'ne gönderen de, onu ikmal edip ondan razı olan da Hz. Allah'tır.(22) Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.)'e îman etmeden yalnızca Allah'a inanmak kâfi gelmeyecek, Hazreti Ahmed'in risaletini tasdik etmek ve İslâm'ın tüm emirlerine muhlisan tabi olmak gerekmektedir. Değil Allah'ın bir emri, O'nun Şerefli Elçisi (s.a.v.)'in bir sünnetini hafife almak dahi küfrü gerektirdiğine âlimlerimiz icma etmiştir.(23) Şu halde Rasûlullah'a îman etmeyen Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerince Allah'a inandıklarını söyleseler de (ki bu îmanları da şirk üzeredir) Rasûlullah Efendimize inanmadıkları için kafirdirler ve cennet yüzü göremeyeceklerdir.
Allah (c.c.) önceki kavimlere de uyarıcılar göndermiş (24) ve Efendimiz (a.s.)'dan önce gelen tüm dinler tahrif edilmiştir. Öyle ki özellikle Yahudi ve Hıristiyan milletleri kendi kitaplarını az bir dünya metaı karşılığında satmışlar,(25) elleriyle İncil ve Tevrat'ı tahrif etmişlerdir.(26) İşte bu tahrif sapkınlığı, öncelikle tevhidi bozmuştur ki bu durum yukarıda da söylediğimiz üzere Allah'a oğul, kız isnat etmekle neticelenmiştir. Onların bu tahrifatı kendi peygamberlerine bile inanmadıklarını göstermektedir ki bu azgın kavim kendilerine gönderilen birçok peygamberi de öldürmüştür.(27) Şu halde din diye inandıkları şey de ancak kendi uydurdukları hurafelerdir. Bu muharref dinler tevhitten çok uzaktırlar.
Allah (c.c.) hidayetten uzak olan ehl-i kitabın îmanını kabul etmemiştir. Habib-i Kibriya Efendimiz de, Yahudi olsun Hıristiyan olsun tüm kavimlerin îmanının sahih olmadığına binaen bu kavimlere gönderdiği elçilere ilk önce onları şirkten uzak olarak yeniden Allah'a îmana ve Kendisinin de hak Nebi olduğunu tasdike çağırmıştır.(28) İşte ancak bu şekildeki bir îmanla kurtulacaklarını, aksi halde kendisine inanmayanlarla kıtal edeceğini bildirmiştir.(29) Ve Allah'ın bu husustaki emrini yerine getirmiştir.
İster Yahudilerden, isterse de Nasara'dan olsun kitap ehlinin ne îmanları ne de amelleri hak indinde makbuldür. Ancak, zaman zaman ve farklı emellere hizmet için âyetlerin sebebi nüzulu, siyak ve sibakı dikkate alınmadan yanlış yorumlayan kimseler de vardır. Örneğin:
"Şüphe yok ki, îman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten îman eder ve salih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir."(30) "Kitap ehlinin hepsi bir değildir, ehl-i kitap içinde doğruluk sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler, hayırlı işlere koşuşurlar, işte bunlar iyi insanlardandır. Onların yaptığı hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilir."(31) âyetleri bunlardandır.
İçerisinde ehl-i kitap hakkında müjdeler içeren bu âyetlerin sebebi nüzulü incelendiğinde, tüm ehl-i kitap için değil, önceden ehl-i kitap olup da Efendimiz (s.a.v.)'in getirdiklerine halisane îman eden Abdullah İbn-i Selâm, Sa'leb b. Said ve Üseyd b. Ubeyd gibi bilgin sahabeler hakkında indiğini görürüz.(32) Aksi halde İslâm dini kendi kendini yalanlamış ve tevhidi kendi elleriyle bozmuş olacaktır ki bu da mümkün değildir.
Sapık inançlı bazı kimselerin, "Yahudi ve Hıristiyanlar da îman üzeredir ve cennete girecekler" diyerek Müslümanları kandırmaya çalışmak için delil gösterdiği bu âyetlerin onların çirkin iddialarıyla hiç ilgisi yoktur ve maksatları Efendimiz (s.a.v.)'e îman kısmını kelime-i tevhitten çıkarmaktır.
Yine sapık inançlı insanların, Rasûlullah Efendimize inanmaksızın Müslüman olunacağına dair kendilerince yorumladıkları diğer bir delilleri de "De ki: Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah'tan başka tanrılar edinmeyelim..."(33) âyetidir. Bu âyetin tefsirini de Rasûlullah Efendimizin lisanından öğrenelim:
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), bir Hıristiyan olan Mısır Meliki Mukavkıs'a bir mektup gönderir ve buyur ki:
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Kulu ve Rasûl'ü Muhammed'den (s.a.v.), Kıpt milletinin Ulusu Mukavkıs'e. Selâm hidayet yoluna giden kimselere olsun. Bu dua ve temenniden sonra derim ki: Seni İslâm camiasına ve dinine davet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin ve Müslüman ol ki, Allah ecir ve mükâfatını iki kat vere. Eğer bu davetimden yüz çevirirsen, kıbt kavminin günahı boynuna olsun! Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda müsavi ve müşterek olan bir söze (Tevhit kelimesine) geliniz. Birleşip Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim ve O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab ittihaz etmeyelim. Eğer kıbt kavmi bu tevhide yüz çevirirlerse, ey Müslümanlar! Siz de onlara: 'Şahit olunuz biz Müslüman'ız!' deyiniz."(34)
Görüldüğü üzere Efendimiz (a.s.) öncelikle kendi peygamberliğini tebliğ ettiği Mukavkıs'ı, Âl-i İmrân 64. âyetindeki 'ortak kelime'ye davet etmiş ve bu ortak kelimeyi şirkten uzak bir îman olarak yorumlamıştır. Zira Hıristiyanlar 'İsa Allah'ın oğludur' demekle zaten tevhitten uzak ve şirk içerisindedirler. Açıkça görülmektedir ki bu âyetler muharref olan Hıristiyanlık dini ile İslâm dinini birleştirme veya küreselleşen dünyada dinlerin ortak yönlerini alıp karma bir dinî mozaik oluşturma gibi bir düşünceye çağırmamakta, bilakis tüm Hıristiyanları, Hz. İsa (a.s.) aralarındayken bir zamanlar çağırdığı üzere İslâm'ın tevhit akidesine davet etmektedir. Ve kurtulanlar ancak Hz. Muhammed (a.s.)'ın İslâm diniyle getirdiği hidayete tabi olanlardır.(35)
Kur'ân-ı Azîmüşşân gerçekten kurtuluşa eren kimseleri şöyle anlatır:
"Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)'a îman edin, O'nu, inkâr edenlerin ilki siz olmayın, Benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun."(36)
"... Allah'a ve Rasûlüne îman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına îman etmiş bulunan O Ümmî Peygamber'e, evet O'na uyun ki, hidayete erebilesiniz."(37)
"(Kurtuluşa erenler) Sana indirilene ve Sen'den önce indirilene inanırlar. İşte onlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır."(38)
"Onlar ki (önceleri ehl-i kitaptan olup İslâm'a girerek hidayet bulanlar), O ümmî peygambere (Hz. Muhammed Mustafa'ya) uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları O Peygamber'e uyup, O'nun izinden giderler ki, O, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona îman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve O'nun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.(39)
Sözün özü; Âlemlerin Fahri Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.)'e inanıp itaat etmeden hatta Cenâb-ı Hak'tan sonra O'nu her şeyden daha çok sevmeden îmanlarımız gerçek kemale erişmez ve yine O'na îman edip itaat etmeden de cennete girilmez. Salât ve selâmların en güzeli Efendimiz (s.a.v.)'e olsun.
Kaynakça:
1. Âl-i İmrân, 3/19, 85; 2. Âraf, 7/50; Müslim, Îman 93; Ebû Dâvûd, Edep 131; 3. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No: 49; 4. Buhârî, Îman 1, 2; Müslim, Îman 19-22; 5. Tâhâ, 20/14; İhlâs, 101/1-4; 6. Müslim, Züht 46; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/301-435; 7. el-Kehf, 18/102-105; 8. el-İsrâ, 17/42, 43; el-Haşr, 59/23; 9. ez-Zümer, 39/3; 10. el-Enam, 6/100; 11. el-Bakara, 2/93; en-Nisâ, 4/46; 12. el-Bakara, 2/7, 90; 13. et-Tevbe, 9/30; 14. el-İhlâs, 101/1-4; 15. el-Bakara, 2/39; Kadı İyaz, Şiâ-i Şerif, s.721,722; Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir (r.a.) efendimiz hilafeti döneminde, Allah'ı Rab, Hz. Muhammed'i elçi olarak kabul etmelerine rağmen Allah'ın emirlerinden (âyetlerinden) bir tanesi olan zekâtı inkar eden Arap kabilelerinden birisine savaş ilan etmiş ve dinin bir erminini inkar edeni Allah'ı inkar edenle bir tutmuştur. Ayrıca bkz.: Gümüşhanevî, Ahmed Ziyâüddîn, Ehl-i Sünnet İtikadı, Elfazı Küfür Bahsi; 16. el-İsrâ, 17/105; 17. el-Hicr, 15/9; 18. el-Ahzâb, 33/40; 19. el-Âraf, 7/158; 20. en-Nisâ, 4/80; 21. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No:49; 22. el-Mâide, 5/03; 23. Geniş bilgi için bkz., Ahmed Ziyâüddîn, Ehl-i Sünnet İtikadı, Elfazı Küfür Bahsi; 24. el-Hicr, 15/10; 25. Âl-i İmrân, 3/187; 26. el-Bakara, 2/79; 27. el-Mâide, 5/70; 28. Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhit 1; Müslim, Îman 29; 29. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No:24 ve bkz.: Efendimiz (s.a.v.)'in Umman Meliki Ceyfer ve kardeşi Abd'e gönderdiği mektup, c.12, s.339; 30. el-Bakara, 2/62; 31. Âl-i İmrân, 3/113, 115; 32. Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, Âl-i İmrân, 113-115 âyetlerinin Tefsiri; 33. Âl-i İmrân, 3/64; 34. Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, c.1, s.315-316; Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, c12, s. 390/391; 35. el-Âraf, 7/158; Tâhâ, 20/47; 36. el-Bakara, 2/41; 37. el-Araf, 7/158; 38. el-Bakara, 2/4-5; 39. el-Âraf, 7/157.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
RASÛLULLAH'SIZ DİN OLMAZ!
Hamd, bütün noksanlıklardan münezzeh olan Zât'ı Akdes'e, salât ü selâm da içerisinde bulunduğumuz bu ayda dünyaya teşrifleriyle bizleri sevince gark eden yaratılmışlardaki bütün hayır, bereket ve güzelliklerin kendisinde cem edildiği Habib-i Emced'e olsun.
Allah katında son ve tek makbul din İslâm'dır.(1) İslâm'ın da cennetin de anahtarı Kelime-i Tevhit'tir.(2) Kelime-i Tevhit; Hakk'ı, şirkten uzak olarak birlemekle birlikte, Hatemü'l Enbiya Efendimize ve tüm getirdiklerine îmanı da içerisinde barındırır.(3) Allah'ı birlemek "şehadeteyn / iki şehadet" ile tabir edilmiştir. Şehadeteyn; "Lâ İlâhe İllallah Muhammedu'r-Rasûlullah" demektir.
Efendimiz (s.a.v.)'in tebliğ ettiği düstur üzere Müslüman olabilmek için şu beş esasa îman etmiş ve gereğince de amel etmiş olmak gerekir. Bunlar; Allah'tan başka İlâh olmadığına ve Muhammed (a.s.)'ın O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanmak, namazı ikame etmek, zekâtı vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmaktır.(4) Nebevî lisan ile sayılan bu beş esas din-i mübîn-i İslâm'ın, diğer tüm îman-amel umdelerini içerisinde barındıran ve İslâm binasının üzerine kurulduğu temellerdir. Tevhit dini olan İslâm'ın tüm inanç düsturları işte bu beş esasın ilk maddesinden neş'et etmektedir.
İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına inanmaya ve kulluğa çağırmış,(5) böylelikle şirkin tüm kapılarını da kapatmıştır. Allah (c.c.) içerisinde zerre miktarı şirk bulunan îmanı kabul etmemektedir,(6) velev ki sahibi, zahirde güzel amellerle iştigal etse dahi.(7) O'nun benzeri, misli, dengi, oğlu, kızı, eşi ve ortağı yoktur. O (c.c.), kâfirlerin isnat ettiği tüm noksanlıklardan, iftiralardan münezzehtir.(8)
Müşrik kabileler putları Allah'a yaklaştırıcı vesileler edinip,(9) melekleri de Allah'ın kızları sayıp Allah'a iftira ederek şirke düşerken,(10) azgınlıklarıyla tarihe mal olmuş (11) ve Allah'ın sürekli gazabına müstahak olmuş Yahudiler (12) Üzeyir peygamberi, Hıristiyanlar ise İsa (a.s.)'ı Subhan Allah'a oğul isnat ederek müşrik kâfirlerden olmuşlardır.(13)
Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri İhlâs suresini inzal buyurarak, Müslüman olacak kişinin tüm bu sapık inançları terk etmesini emretmiştir: "De ki O Allah tektir. Her şey O'na muhtaçtır ama O hiçbir şeye muhtaç değildir. Kendisi doğurmamış ve biri tarafından doğrulmamıştır. Hiçbir şey O'na denk değildir."(14)
İslâm dinine girebilmek için yalnız Allah'a şirkten uzak olarak inanmak da kâfi gelmemektedir. Allah'ın emirlerinden birisini inkâr, O'nu inkâra denktir.(15) Allah'u Azîmüşşân, hak üzere inzal buyurup (16) da yine Kendisinin koruduğu Kur'ân-ı Mecîd'inde (17) Hz. Muhammed (a.s.)'ı son (18) ve tüm insanlık için peygamber ilân etmiş, (19) O'na itaati kendisine itaat saymıştır.(20) Yukarıda da değindiğimiz gibi O'na (s.a.v.) îman etmeyenin îmanını da kabul etmemiştir.
Medine İslâm Devletiyle aralarında kâfir Mudar kabilesi bulunduğu için Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna ancak yılın birkaç ayında gelebilen Abdu'l-Kays kabilesinden bir heyet Rasûlullah (s.a.v.)'in huzuruna gelir. Efendimiz (s.a.v.)'i sık sık ziyaret edemedikleri için dinin emirlerinin tümünü öğrenmekte ve geride bıraktıkları akrabalarına öğretmekte güçlük çekmektedirler. Bu nedenle ezberlerinde rahatlıkla tutabilecekleri kısalıkta olması yönünde Efendimiz (a.s.)'dan, kendilerini kısa yoldan cennete götürecek bir nasihatte bulunmasını isterler. Efendimiz (s.a.v.) de onları: "Yalnız Allah'a îman etmeye çağırır ve şöyle sorar: "Bilir misiniz yalnız Allah'a îman etmek ne demektir?" Onlar: "Allah ve Rasûlü bilir" derler. Efendimiz de: "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûl'ü olduğuna şahadettir..." buyurur.(21) Hadisin devamında dinin sair umurundan başka maddeler de sayılmakla birlikte, "yalnız Allah'a îman etmek" Efendimiz (s.a.v.)'ce işte böyle şerh edilmiştir. Zira İslâm'ı Kâinatın Serveri'ne gönderen de, onu ikmal edip ondan razı olan da Hz. Allah'tır.(22) Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.)'e îman etmeden yalnızca Allah'a inanmak kâfi gelmeyecek, Hazreti Ahmed'in risaletini tasdik etmek ve İslâm'ın tüm emirlerine muhlisan tabi olmak gerekmektedir. Değil Allah'ın bir emri, O'nun Şerefli Elçisi (s.a.v.)'in bir sünnetini hafife almak dahi küfrü gerektirdiğine âlimlerimiz icma etmiştir.(23) Şu halde Rasûlullah'a îman etmeyen Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerince Allah'a inandıklarını söyleseler de (ki bu îmanları da şirk üzeredir) Rasûlullah Efendimize inanmadıkları için kafirdirler ve cennet yüzü göremeyeceklerdir.
Allah (c.c.) önceki kavimlere de uyarıcılar göndermiş (24) ve Efendimiz (a.s.)'dan önce gelen tüm dinler tahrif edilmiştir. Öyle ki özellikle Yahudi ve Hıristiyan milletleri kendi kitaplarını az bir dünya metaı karşılığında satmışlar,(25) elleriyle İncil ve Tevrat'ı tahrif etmişlerdir.(26) İşte bu tahrif sapkınlığı, öncelikle tevhidi bozmuştur ki bu durum yukarıda da söylediğimiz üzere Allah'a oğul, kız isnat etmekle neticelenmiştir. Onların bu tahrifatı kendi peygamberlerine bile inanmadıklarını göstermektedir ki bu azgın kavim kendilerine gönderilen birçok peygamberi de öldürmüştür.(27) Şu halde din diye inandıkları şey de ancak kendi uydurdukları hurafelerdir. Bu muharref dinler tevhitten çok uzaktırlar.
Allah (c.c.) hidayetten uzak olan ehl-i kitabın îmanını kabul etmemiştir. Habib-i Kibriya Efendimiz de, Yahudi olsun Hıristiyan olsun tüm kavimlerin îmanının sahih olmadığına binaen bu kavimlere gönderdiği elçilere ilk önce onları şirkten uzak olarak yeniden Allah'a îmana ve Kendisinin de hak Nebi olduğunu tasdike çağırmıştır.(28) İşte ancak bu şekildeki bir îmanla kurtulacaklarını, aksi halde kendisine inanmayanlarla kıtal edeceğini bildirmiştir.(29) Ve Allah'ın bu husustaki emrini yerine getirmiştir.
İster Yahudilerden, isterse de Nasara'dan olsun kitap ehlinin ne îmanları ne de amelleri hak indinde makbuldür. Ancak, zaman zaman ve farklı emellere hizmet için âyetlerin sebebi nüzulu, siyak ve sibakı dikkate alınmadan yanlış yorumlayan kimseler de vardır. Örneğin:
"Şüphe yok ki, îman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten îman eder ve salih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir."(30) "Kitap ehlinin hepsi bir değildir, ehl-i kitap içinde doğruluk sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler, hayırlı işlere koşuşurlar, işte bunlar iyi insanlardandır. Onların yaptığı hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilir."(31) âyetleri bunlardandır.
İçerisinde ehl-i kitap hakkında müjdeler içeren bu âyetlerin sebebi nüzulü incelendiğinde, tüm ehl-i kitap için değil, önceden ehl-i kitap olup da Efendimiz (s.a.v.)'in getirdiklerine halisane îman eden Abdullah İbn-i Selâm, Sa'leb b. Said ve Üseyd b. Ubeyd gibi bilgin sahabeler hakkında indiğini görürüz.(32) Aksi halde İslâm dini kendi kendini yalanlamış ve tevhidi kendi elleriyle bozmuş olacaktır ki bu da mümkün değildir.
Sapık inançlı bazı kimselerin, "Yahudi ve Hıristiyanlar da îman üzeredir ve cennete girecekler" diyerek Müslümanları kandırmaya çalışmak için delil gösterdiği bu âyetlerin onların çirkin iddialarıyla hiç ilgisi yoktur ve maksatları Efendimiz (s.a.v.)'e îman kısmını kelime-i tevhitten çıkarmaktır.
Yine sapık inançlı insanların, Rasûlullah Efendimize inanmaksızın Müslüman olunacağına dair kendilerince yorumladıkları diğer bir delilleri de "De ki: Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah'tan başka tanrılar edinmeyelim..."(33) âyetidir. Bu âyetin tefsirini de Rasûlullah Efendimizin lisanından öğrenelim:
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), bir Hıristiyan olan Mısır Meliki Mukavkıs'a bir mektup gönderir ve buyur ki:
Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın Kulu ve Rasûl'ü Muhammed'den (s.a.v.), Kıpt milletinin Ulusu Mukavkıs'e. Selâm hidayet yoluna giden kimselere olsun. Bu dua ve temenniden sonra derim ki: Seni İslâm camiasına ve dinine davet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmete eresin ve Müslüman ol ki, Allah ecir ve mükâfatını iki kat vere. Eğer bu davetimden yüz çevirirsen, kıbt kavminin günahı boynuna olsun! Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda müsavi ve müşterek olan bir söze (Tevhit kelimesine) geliniz. Birleşip Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim ve O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rab ittihaz etmeyelim. Eğer kıbt kavmi bu tevhide yüz çevirirlerse, ey Müslümanlar! Siz de onlara: 'Şahit olunuz biz Müslüman'ız!' deyiniz."(34)
Görüldüğü üzere Efendimiz (a.s.) öncelikle kendi peygamberliğini tebliğ ettiği Mukavkıs'ı, Âl-i İmrân 64. âyetindeki 'ortak kelime'ye davet etmiş ve bu ortak kelimeyi şirkten uzak bir îman olarak yorumlamıştır. Zira Hıristiyanlar 'İsa Allah'ın oğludur' demekle zaten tevhitten uzak ve şirk içerisindedirler. Açıkça görülmektedir ki bu âyetler muharref olan Hıristiyanlık dini ile İslâm dinini birleştirme veya küreselleşen dünyada dinlerin ortak yönlerini alıp karma bir dinî mozaik oluşturma gibi bir düşünceye çağırmamakta, bilakis tüm Hıristiyanları, Hz. İsa (a.s.) aralarındayken bir zamanlar çağırdığı üzere İslâm'ın tevhit akidesine davet etmektedir. Ve kurtulanlar ancak Hz. Muhammed (a.s.)'ın İslâm diniyle getirdiği hidayete tabi olanlardır.(35)
Kur'ân-ı Azîmüşşân gerçekten kurtuluşa eren kimseleri şöyle anlatır:
"Yanınızdakini (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân)'a îman edin, O'nu, inkâr edenlerin ilki siz olmayın, Benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin. Ancak benden korkun."(36)
"... Allah'a ve Rasûlüne îman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına îman etmiş bulunan O Ümmî Peygamber'e, evet O'na uyun ki, hidayete erebilesiniz."(37)
"(Kurtuluşa erenler) Sana indirilene ve Sen'den önce indirilene inanırlar. İşte onlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır."(38)
"Onlar ki (önceleri ehl-i kitaptan olup İslâm'a girerek hidayet bulanlar), O ümmî peygambere (Hz. Muhammed Mustafa'ya) uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları O Peygamber'e uyup, O'nun izinden giderler ki, O, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona îman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve O'nun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.(39)
Sözün özü; Âlemlerin Fahri Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.)'e inanıp itaat etmeden hatta Cenâb-ı Hak'tan sonra O'nu her şeyden daha çok sevmeden îmanlarımız gerçek kemale erişmez ve yine O'na îman edip itaat etmeden de cennete girilmez. Salât ve selâmların en güzeli Efendimiz (s.a.v.)'e olsun.
Kaynakça:
1. Âl-i İmrân, 3/19, 85; 2. Âraf, 7/50; Müslim, Îman 93; Ebû Dâvûd, Edep 131; 3. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No: 49; 4. Buhârî, Îman 1, 2; Müslim, Îman 19-22; 5. Tâhâ, 20/14; İhlâs, 101/1-4; 6. Müslim, Züht 46; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/301-435; 7. el-Kehf, 18/102-105; 8. el-İsrâ, 17/42, 43; el-Haşr, 59/23; 9. ez-Zümer, 39/3; 10. el-Enam, 6/100; 11. el-Bakara, 2/93; en-Nisâ, 4/46; 12. el-Bakara, 2/7, 90; 13. et-Tevbe, 9/30; 14. el-İhlâs, 101/1-4; 15. el-Bakara, 2/39; Kadı İyaz, Şiâ-i Şerif, s.721,722; Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir (r.a.) efendimiz hilafeti döneminde, Allah'ı Rab, Hz. Muhammed'i elçi olarak kabul etmelerine rağmen Allah'ın emirlerinden (âyetlerinden) bir tanesi olan zekâtı inkar eden Arap kabilelerinden birisine savaş ilan etmiş ve dinin bir erminini inkar edeni Allah'ı inkar edenle bir tutmuştur. Ayrıca bkz.: Gümüşhanevî, Ahmed Ziyâüddîn, Ehl-i Sünnet İtikadı, Elfazı Küfür Bahsi; 16. el-İsrâ, 17/105; 17. el-Hicr, 15/9; 18. el-Ahzâb, 33/40; 19. el-Âraf, 7/158; 20. en-Nisâ, 4/80; 21. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No:49; 22. el-Mâide, 5/03; 23. Geniş bilgi için bkz., Ahmed Ziyâüddîn, Ehl-i Sünnet İtikadı, Elfazı Küfür Bahsi; 24. el-Hicr, 15/10; 25. Âl-i İmrân, 3/187; 26. el-Bakara, 2/79; 27. el-Mâide, 5/70; 28. Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhit 1; Müslim, Îman 29; 29. Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, Kitâbü'l-Îman, H.No:24 ve bkz.: Efendimiz (s.a.v.)'in Umman Meliki Ceyfer ve kardeşi Abd'e gönderdiği mektup, c.12, s.339; 30. el-Bakara, 2/62; 31. Âl-i İmrân, 3/113, 115; 32. Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, Âl-i İmrân, 113-115 âyetlerinin Tefsiri; 33. Âl-i İmrân, 3/64; 34. Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, c.1, s.315-316; Tecrîd-i Sarîh Şerh ve Tercümesi, c12, s. 390/391; 35. el-Âraf, 7/158; Tâhâ, 20/47; 36. el-Bakara, 2/41; 37. el-Araf, 7/158; 38. el-Bakara, 2/4-5; 39. el-Âraf, 7/157.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
RASÛLULLAH EFENDİMİZİ SEVMENİN ALÂMETLERİ
"Andolsun size, kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Üstünüze çok düşkündür. O, cidden bütün mü'minleri esirgeyici ve bağışlayıcıdır."(1)
Doğduğu günden vefatına kadar olan süre içerisinde Cenâb-ı Hak'tan hep ümmetini dilemiş, gözyaşları içinde hep onların kurtulması için Allah'a dua eylemiştir. Beşer olarak sevilmeye en layık olan insan elbette ki Rasûlullah Efendimizdir. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Ümmetim içinde beni en çok sevenlerden bir kısmı benden sonra gelenler arasından olacak: Mallarını ve ailelerini feda pahasına, beni görmeyi arzu edecekler."(2) Elbette ki Peygamberimizi sevme hususunda sahabeye ulaşmak mümkün değildir, bununla beraber Peygamber Efendimiz (s.a.v.), daha sonra gelen ümmetleri içinde Kendisini ailesinden, malından ve canından daha fazla sevecek insanların geleceğini müjdelemektedir.
Peygamberlerin dahi dualarında: "Ya Rabbi! Bizi de Ahmed'in ümmetinden eyle." diye niyaz ettikleri, ahir zaman Peygamberi Rasûlullah Efendimize ümmet olabilmek ne büyük bir bahtiyarlıktır. O'nu tanımak ve sevmek ne büyük bir saadettir. Peygamber Efendimize olan bu sevgimiz sadece ismi anıldığında O'na salât ü selâm getirmekle sınırlı kalmamalıdır. Hayatımızın her bölümünde Peygamber Efendimizi örnek almamız, sünnetleriyle de amel etmemiz gerekmektedir.
"Allah'a ve peygamberlere itaat edenler, işte bunlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaştır."(3)
Rasûlullah Efendimize (s.a.v.) olan sevgimiz sadece dilde olmamalı aynı zamanda bu sevginin alâmetlerini de hayatımızda göstermeliyiz. Sevgi iddiasında bulunmak büyük bir iştir. Seven sevdiğinin yolundan ayrılmayan ve ona her halükarda tabi olandır. Durum böyle olmazsa o sevginin kemalinden söz etmek doğru olmaz. Öyle ise Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizi kemaliyle sevmenin alâmetleri neler olmalıdır ki bu sevgi hakikatine ersin? Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, hemen Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir."(4) Efendimiz (a.s.)'ı sevmenin birçok alâmeti olduğu şüphesizdir; ancak biz bu çalışmamızda inşallah bu alâmetlerden bazılarına işaret edeceğiz.
Rasûlullah Efendimizi sevmenin birinci alâmeti, getirmiş olduğu tevhit akidesini tasdik etmek ve O'na îman etmektir: Çünkü İslâm dininin temeli tevhit akidesine dayanmaktadır. Bu da "Lâ İlâhe İllallah Muhammedü'r-Rasûlullah'tır. Bu ikisini birbirinden ayıran, tevhit dininden de ayrılmış olur. Cenâb-ı Allah (c.c.), Habib'inin ismini tevhitte Kendi isminden ayırmamıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: "Cebrail (a.s.) Bana gelip dedi ki: 'Benim ve Senin Rabbin buyurdu ki: Biliyor musun Rasûl'ümün şanını nasıl yükselttim?' Allah ve elçisi bilir, dedim. Senin hakkında şöyle buyurdu: Ben anıldığım zaman Sen de Benimle anılıyorsun."(5) İbni Ata bu sözü şöyle tefsir etti: Yani îmanı, Benimle beraber anılmanla tamamladım. Hz. Allah (c.c.) Rasûlullah Efendimizi tevhitte anmayanın îmanını kabul buyurmamaktadır.
Peygamber Efendimizi sevmenin ikinci alâmeti sünnetini yaşamaktır: Rasûlullah Efendimizin her sünnetinde tevhitten bir nûr vardır. Sünnetleri yaşadıkça tevhit ilmine olan yakînimiz daha da kuvvetlenecektir. Zira Cenâb-ı Allah Peygamberimiz (s.a.v.)'in kulluğundan ve ahlâkından razı olmuştur. Bütün kullarına da O'nu örnek almalarını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (a.s.): "Bir kimse helâl yer, sünnete uygun amel yapar ve diğer insanlar o kimsenin ezasından emin olurlarsa, bu kimse cennete girer." buyurunca, Ashap: "Ya Rasûlallah! Bu gün böyle kişiler Senin ümmetinin içerisinde çok var." dediler. Rasûlullah (s.a.v.): "Bu Benim asrımdan sonraki topluluklarda olacak." diye haber verdi. Bu zaman da Peygamber (a.s.)'ın sünnetlerinden bir tanesini ihya etmenin sevabını Peygamberimiz (a.s.) şöyle bildirmektedir: "Bir kimse ümmetim bozulduğu zamanlarda sünnetime sarılırsa yüz şehit sevabı alır."(6)
İmamı Rabbani Hazretleri 'Mektubat'ında, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine Cenneti gösterdiğini, Cennette en yüksek dereceye sahip olan insanların Sünnetlere en çok ittiba edenler olduğunu müşahede ettiğini haber vermektedir.
Üçüncü alâmeti ise Peygamber (a.s.)'ı çokça hatırlamaktır: Cenâb-ı Hak Ahzâb suresi 56. âyetinde: "Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salât getirirler. Ey mü'minler siz de O'na salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin." buyurmaktadır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) üzerine bolca salât ü selâm getirmeli ve O'nun ahlâkını yaşantımızda tatbik etmeliyiz. Hz. Enes (r.a.), Peygamber Efendimiz (a.s.)'ın şöyle buyurduklarını rivayet eder: "Kim Bana (bir kere) salât okursa, Allah da O'na on salât okur ve on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir."(7)
İbni Mes'ud (r.a.) rivayete göre Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde Bana halkın en yakın olanları ve şefaatime hak kazananları, Benim üzerime en çok salâvat getirenleridir."(8) Evs b. Evs (r.a.) Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur der: "Günlerinizin en faziletlisi Cuma günüdür. O günde Benim üzerime çok salâvat getirin, zira sizin salât ve selâmlarınız Bana arz olunur." Ashap: "Ya Rasûlallah! Getirdiğimiz salâvat Size nasıl arz olunur, hâlbuki Siz çürümüş bulunacaksınız." dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz: "Allah-u Teâlâ Peygamberlerin cesetlerini yeryüzüne haram kılmıştır." cevabını vermiştir.(9)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: "Yanında Ben anıldığım hâlde üzerime salâvat getirmeyen adamın yüzü yere sürtülsün, hakarete uğrasın." Seven sevdiğini dilinden düşürmemeli, onu yad etmelidir.
Dördüncü alâmet Efendimiz'in hadislerini öğrenmek ve bunları hayatımızda yaşamaya gayret etmektir: Rasûlullah Efendimizin hadis-i şeriflerini çok okumalı ve ezberlemeliyiz. Her bir hadis-i şerifte nübüvvet nûrunun kuvveti bulunmaktadır. Bu yüzden dinimizi yaşarken ve tebliğ ederken başvurduğumuz ikinci ana kaynak hadis-i şeriflerdir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde: "Ümmetimden kırk hadis-i şerif ezberleyene kıyamet gününde hususî şefaat edeceğim buyurmaktadır."(10)
Beşinci alâmet, Rasûlullah Efendimize (s.a.v.) kavuşmayı çok arzulamak, ahirette O'nunla beraber olmak için gayret göstermektir: Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Rasûl-i Ekrem rahatsızlandığında sevgili kızları Hz. Fatıma'yı çağırıp kulağına gizlice bir şeyler söyledi ve Hz. Fatıma hemen ağladı. Sonra gizlice bir şeyler söyledi ve sonra Hz. Fatıma güldü. Ben buna şaşıp merak ettim ve sonra Hz. Fatıma'ya Rasûl-i Erkem'le ne görüştüklerini sordum, bana şöyle cevap verdi: "Önce bana vefat edeceğini haber verdi. Ben de buna üzülüp ağladım. Sonra ikinci defasında ehl-i beytin içinde vefatlarından sonra kendilerine ilk kavuşacak olanın ben olacağımı söylediler, ben de buna sevinip hemen güldüm."(11) Gönlü yaralı Peygamber âşıkları her nefeslerinde Peygamber Efendimize kavuşmanın hasretiyle ve özlemiyle yanmışlardır. Mahşer günü O'nun sancağı altında olamamak, O'nun şefaatinden mahrum olacak hataları yapmak, tüm aşk elinin en büyük korkusu olmuştur.
Altıncı alâmet Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi olan Kur'ân-ı Kerim'i sevmek, O'nun emirlerini yerine getirmek ve O'nun ahlâkı ile ahlâklanmaktır: Hz. Âişe annemiz şöyle demiştir: "Rasûlullah Efendimizin ahlâkı Kur'an ahlâkı idi."
İbni Mes'ud (r.a.) şöyle demiştir: "Bir kimse kendisinin iyi veya kötülüğünü sormak istediği vakit ancak Kur'an'a müracaat eder. Eğer Kur'an'ı seviyorsa o kişi Allah'ı ve Allah'ın Rasûl'ünü seviyor. Kur'an'ı sevmiyorsa Allah'ı ve Rasûl'ünü de sevmiyor demektir.
Yedinci alâmet, Allah'a ve Allah'ın Rasûl'üne buğz edenlere buğz etmek, Rasûlullah'a düşman olanlara düşman olmaktır: O'nun dininde bid'atler icat edip sünnetine muhalefet edenlerden uzaklaşmak gerekir. Allah'u Teâlâ buyurmaktadır ki: "Allah'a ve ahiret gününe îman eden hiçbir kavmi, Allah'a ve Peygamberine muhalefete kalkışan kimselerle sevişir bulamazsınız. Velev ki, o muhalifler, (soyca) babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısım ve hemşerileri olsun."(12)
Sekizinci alâmet Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) ehl-i beytini ve sahabesini çok sevmek. Bunlara karşı iftira ve kötü sözde bulunanlara buğz etmektir: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Sırat üzerinde ayağı sabit olanınız, ehl-i beytim ve ashabımı sevmekte üstün olanınızdır."(13)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in torunları Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) hakkında: "Ey Allah'ım Ben muhakkak bunları seviyorum Sen de bunları sev." buyurmuştur.(14)
Başka bir hadis de: "Kim Hasan ve Hüseyin'i severse Beni sevmiş, kim de Beni severse muhakkak Allah'ı sevmiş olur. Kim bunlara buğz ederse bana buğz etmiş, Bana buğz eden de Allah'a buğz etmiş olur.(15)
Rasûlullah Efendimiz ashabı hakkında diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Ashabım hakkında Allah'tan korkunuz. Ben'den sonra onları hedef almayınız. Kim onlara eza ederse Bana eza etmiş olur. Kim ki Bana eza etmiş olursa, Allah'a eza etmiş olur. Kim Allah'a eza ederse onu yakalayıp (cehenneme atması) yakındır."
Dokuzuncu alâmet Allah'ı ve Rasûl'ünü sevenleri sevmek, Rasûlullah Efendimizin ümmetine şefkat ve merhamet göstermek, onların iyilikleri için onlara nasihat etmektir.
Rasûlullah Efendimizi sevmenin alâmetlerinden biri de haram olan söz ve fiillerden kaçınmaktır: Haramlar kulu Allah'tan uzaklaştırır. Haramlarla iştigal etmek kalbi öldürür ve Allah'ın rahmetinden insanı uzaklaştırır.
Rasûlullah Efendimize olan edeb ve saygıya son derece dikkat etmeliyiz. Edeplere dikkat etmek kalplerin ince anlayışa sahip olduğunun göstergesidir. Edebi olmayanın sevgisi, sevgisi olmayanında yakîni olmaz. Dinin tamamı edeptir. Allah'a en yakın olanlar da edep sahibi olanlardır.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
Peygamber Sevgisi
Yüce Mevlâmız bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor: ?Ey Habibim, ümmetine söyle ki : Eğer babanız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resülunden ve onun yolunda cihat etmekten daha sevgili ise, o halde Allah emrini icra edinceye kadar bekleyin? (Tevbe Sûresi: 24)
Bu âyet, Peygamberimiz (s.a.v)'i sevmenin gerekli olduğuna teşvîk olarak da, tenbîh olarak da, delîl olarak da yeterlidir. Peygamber (s.a.v)'in kadrinin yüceliğini, bu sevgiye müstehak olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Allah Teâlâ; ?Allah emrini icra edinceye kadar bekleyin? buyurarak malı, akrabâsı, çoluk çocuğu kendisine Allah'tan ve Resülü'nden daha sevimli olanların azâba müstahak olduklarını ve doğru yola giremeyeceklerini bildirmiştir. Hazret-i Resûlü Ekrem (s.a.v) de mübârek hadîs-i şerîflerinde:
?Ey ümmetim, sizden biriniz, tam mânâsıyla îmân etmiş olmazsınız, ta ki ben o kimseye canından, malından, evlâdından, anasından, babasından bütün akrabâ ve hısımlarından, bütün ahbaplarından ve bütün insanlardan daha muhabbetli (sevimli) olmadıkça? buyurarak kendisine olan sevginin ne derecede olacağı ve karşılığında ne kazanılacağını biz ümmetine bildirmiştir.
Yine bir hadîs-i şerîflerin şöyle buyurmaktadır:
?Üç haslet insanda bulunursa bu kimse îmânın lezzetini bulur: Birincisi, Allah Teâlâ ve Resûlü bu kimseye bütün mevcûdâttan daha ziyâde sevgili olur. İkincisi, sevdiği kimseleri Allah için sever. Üçüncüsü, küfre girmeyi, kendini ateşe atmaktan daha beter ve çok fenâ bilir? buyurmuştur.
O hâlde bu sözlerden anlaşıldığına göre insana ilk önce farz ve lâzım olan Allah Teâlâ'yı sevmek, sonra mahlûklardan en fazla Hazret-i Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e muhabbet etmektir.
Muhabbet etmek iki türlüdür: Biri ıztırârî, diğeri ihtiyârîdir. Iztırârî muhabbet, insanın irâdesiyle olmayıp belki tabîî ve yaradılıştan olur. Meselâ insanın evlâdına, anasına, babasına muhabbeti gibi. Bu muhabbete insan mecbûrdur, bunu terk ile insana teklîf câiz değildir. Zîrâ böyle bir teklîf, aklın kabûl etmeyeceği bir şeydir. Fakat ihtiyârî olan muhabbeti insan kendi irâdesiyle elde eder. Meselâ, insan âlim ve âmil bir kâmil insan bulur, sonra buna tâbî olur: Onun Kur'ân ve sünnete uygun emrine uyar, nehyinden kaçınır, hizmetine ihtimâm, kendine, evlâdına ve ahbâbına muhabbet ve tâzîm edip muârızlarını sevmez.
Bütün insanlar ve cinler işte böyle muhabbetle Allah Teâlâ'ya ve Resûlü'ne hâssaten bütün peygamberlere, meleklere, sahâbîlere, âlimlere, Sâlihlere, sahîh emirlere, mürşitlere, kâmil pîrlere muhabbet etmekle emrolunmuştur.
Resûlullah (s.a.v)'den şöyle naklolunmaktadır:
Peygamber Efendimiz'e şöyle bir soru soruldu:
?Ne zaman kâmil bir mümin olurum?? Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bu soruya şöyle cevap verdi:
?Allah Teâlâ'yı sevdiğin zaman...?
?Allah Teâlâ'yı nasıl sevebilirim?? diye tekrar sorduğu zaman, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
?Allah Teâlâ'nın Resûlü'ne tâbî olursan; o'nun sünnetine göre amel işlersen; o'nun sevgisine göre seversen; o'nun buğzuna göre buğz edersen; o'nun dostluğuna bakarak dost; düşmanlığına bakarak düşman olursan.?
?İnsanlar îmân cihetinden değişik dereceler alırlar. Onların bu dereceleri bana olan sevgiyle ölçülür. Yine insanların kâfir olanları da küfürde değişik durumdadırlar. Onların küfür şiddetli olanları ile, diğerleri bana karşı buğzları ile belli olurlar.
Dikkat edin ! O'na (Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e muhabbeti olmayanın îmânı yoktur.
Dikkat edin ! O'na muhabbeti olmayanın îmânı yoktur.
Dikkat edin ! O'na muhabbeti olmayanın îmânı yoktur.?
Bu hadîs-i şerîfin sonunda üç kere; ?Dikkat edin...? cümlesi kullanılmıştır ki bu işin önemini anlatır. Ayrıca ?ONA? lafzı, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'i kast etmektedir. Bu hadîs-i şerîfte iki husûs önemlidir. Birincisi, Allah sevgisi, ikincisi ise Resûlullah sevgisidir.
Bilindiği gibi bir kimse sevdiği şeyi dâima tercîh eder, ona uygun davranır ve ona ters düşmez. Aksi takdirde sevgisinde sâdık olmaz ve bir iddiâdan ibâret kalır. Allah Resûlü'ne olan sevgisinde sâdık olan kimse bu sevginin belirtilerini gösterir.
Peygamber (s.a.v)'e olan sevginin ilk göstergesi ona uymak, sünneti ile amel etmek, söz ve fiillerine tâbî olmak, emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak, rahatlıkta olsun, sıkıntı anında olsun, öfkeli veya huzurlu halde olsun ona karşı âdâbına uygun davranmaktır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
?Habîbim deki; eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın?. ( Al-i İmran Sûresi: Âyet: 31)
Bu sevginin ikinci göstergesi de kişinin, Peygamber (s.a.v)'in dîndeki buyruklarını kendi nefs ve isteklerine tercîh etmesidir. Bu husûsta Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
?Muhâcirlerden önce Medîne'yi yurt edinip îmâna sarılanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi onları kendilerine tercîh ederler.?
Yine bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
?Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar umduklarına erenlerdir.? (el-Haşr Suresi: Âyet; 9).
Üçüncüsü ise Peygamber (s.a.v)'e uyma husûsunda insanların öfke ve kınamasına aldırmayıp Allah'ın rızâsını tercîh etmektir. Enes b. Malik (r.a.) diyor ki; ?Resûlullah (s.a.v) bana şöyle buyurdu: ?Ey yavrucuğum! Eğer kalbinde kimseye haset ve kin beslemeden gece ve gündüzünü geçirmeye gücün yeterse bunu yap.? Sonra da şöyle buyurdu: ?Ey yavrucuğum! Bu benim sünnetimdir, kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur, kimde beni severse cennetle benimle berâberdir.?
İşte bu özellikleri taşıyan kimse kâmil mânâda Allah'ı ve Resûlü'nü seviyor demektir. Bâzı durumlarda bu vasıflara ters düşenin sevgisi eksiktir, ama sevgisi yok demek değildir. Zîrâ içki içtiğinden dolayı cezâ verilen bir kimse hakkında insanların ?Amma da çok içki içip ceza yiyor? diye konuşup lânetlemeleri üzerine Peygamber (s.a.v); ?Ona lânet etmeyin. Çünkü O Allah ve Resûlü'nü seviyor? buyurdu. Peygamber (s.a.v)'i sevmenin alâmetlerinden dördüncüsü de o'nu çok hatırlamaktır. Bir kimse sevdiği şeyi hatırından çıkarmaz. Bir diğer belirti de Peygamber (s.a.v)'e kavuşmayı çok arzû etmektir. Zîrâ herkes gerçekten sevdiğine bir ân önce kavuşmak ister. Eş'arîler Medîne'ye gideceklerinde hep şu şiiri söylerlerdi.
?Yarın dosta kavuşacağız,
Muhammed ve ashâbını göreceğiz.?
Peygamber (s.a.v)'i sevmenin bir başka alâmeti de onu çok anmakla berâber kendisine tâzîm ve hürmet göstermektir. Anarken o'nu hep saygıyla anmak, huşû içerisinde bulunmak ve ismini duyunca içten bir ürperti duymaktır. İshâk et-Tucibî şöyle diyor:
?Peygamberin vefatından sonra ashâbı onu hudû' ve huşû içerisinde vücudları ürpermeden anmazlardı. Her andıklarında sarsılır ağlarlardı. Tâbiîler de aynı şekilde bir kısmı Peygamber (s.a.v)'e olan sevgi ve muhabbetlerinden, bir kısmı da özlem, iştiyak ve saygılarından ürperip ağlarlardı.?
Peygamber Efendimiz (s.a.v)'i seveni sevmek de ona olan sevginin alâmetlerindendir. Peygamber Efendimiz'e gönülden bağlı olanlar onun Ehl-i beytini, Ensâr ve Muhâcirînden olan Ashâbını sevip, düşman olanlara düşman olmalı, buğz edenlere de buğz etmelidir.
Bir şeyi seven, onu seveni de sever. Peygamberimiz sevgili torunları Hazret-i Hasan (r.a.) ile Hazret-i Hüseyin (r.a.) hakkında şöyle buyurmuştur:
?Yâ Rabbi, onları seviyorum; sen de sev!? Yine şu hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur:
?Aman ha! Ashâbım hakkında Allah'tan korkun. Benden sonra onları hedef almayın. Onları seven bana olan sevgisi ile sevmiş, onlara buğz eden de bana buğzundan dolayı buğz etmiş olur, Onlara ezâ eden bana ezâ etmiş olur. Bana ezâ eden de Allah'a ezâ etmiş olur, Allah'a ezâ edeni de Allah cehenneme atıverir.?
?Îmânın alâmeti Ensâr'ı sevmektir, münâfıklığın alâmeti onlara buğz etmektir.?
Gerçek şu ki birini seven onun sevdiklerini de sever. İşte bütün mübah işlerde ve nefsin arzûlarına uygun düşen olaylarda selefin (ilk âlimler) davranış ölçüsü bu idi.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)'i sevmenin alâmetlerinden biri de Allah'a ve Resûlü'ne buğz edenlere buğz etmenin yanı sıra, Peygamber'in sünnetine aykırı davrananlardan, onu terk edip bid'at îcâd edenlerden uzaklaşmak, Peygamber'in dînine muhâlif işlerden büyük rahatsızlık duymaktır. Yüce Mevlâmız şöyle buyuruyor:
?Allah'a ve âhiret gününe inanan bir milletin, babaları oğulları, kardeşleri, yahut akrabâları da olsa, Allah'a ve Resûlü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin?. (Mücâdile/22)
İşte sahâbîler Peygamber'in uğruna sevdikleri ile babaları ve evlatları ile savaştılar. Münâfıkların reîsi Abdullah b. Ubeyy'in oğlu Peygamber (s.a.v)'e babası hakkında; ?Eğer dilersen onun başını sana getireyim.? demiştir. Yine Peygamber (s.a.v)'i seven ona indirilmiş olan Kur'ân'ı da sever. Çünkü Peygamber, Kur'ân'la insanları doğru yola iletmiş, kendisini onunla doğru yolu bulmuş ve onun ahlâkı ile âhlaklanmıştır. Sehl b. Abdullah diyor ki; ?Allah'ı sevmenin alâmeti Kur'ân'ı sevmektir. Kur'ân'ı sevmenin alâmeti Peygamber Efendimiz (s.a.v)'i sevmektir. Peygamber (s.a.v)'i sevmenin alâmeti sünnetini sevmektir. Sünnetini sevmenin alâmeti âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti de insanın dünyâdan ancak yaşayabilecek ve âhirete ulaştırabilecek kadarını almasıdır. Nihâyet Peygamber'i sevmenin tam mânâsıyla alâmeti, o'nu seven kimsenin zühd sahibi olması, fakirliği tercîh edip ?fakîr? vasfını almasıdır.
Resûlullah (s.a.v) Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a)'e şöyle buyurmuştur:
?Şüphesiz fakirlik, beni sevene dağdan ve tepeden selin akması gibi sür'atle gelir.?
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki;
?Ümmetimden beni en çok seven kimseler, benden sonra gelip de her biri beni malı ve âilesi karşılığında görmeyi arzulayanlardır.?
Büyük zâtların Peygamber Efendimiz'e duydukları sevgi ve aşklarına dâir haberler vardır:
Abde binti Hâlid diyor ki; ?Hâlid (Abde'nin babası) yatağına her yattığında; ?Peygamber'in Ashâbından Ensâr ve Muhâcir, benim aslım ve neslimdir. Kalbim onlara meylediyor. Onlara karşı özlemim arttı. Ya Rabbi, tez zamanda canımı al da onlara kavuşayım' der ve öylece uyurdu.
Hazret-i Bilâl-i Habeşî (r.a)'nin ölümü yaklaştığında hanımı; ?Eyvah!? diye bağırmaya başladı. Bilâl ise; ?Ne mutlu bana ki yarın dostlarım Muhammed ve onun Ashâbına kavuşacağım? diyordu.
Bir kadın Hazret-i Âişe vâlidemize gelerek; ?Bana Allah Resûlü'nün kabrini açar mısın?? dedi, Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz de açtı. Kadın, Peygamber Efendimiz'e olan özleminden ağlamaya başladı ve oracıkta öldü.
Mekkeli inkârcılar Zeyd b. Desine (r.a)'yi öldürmek için Mescid-i Harâm'dan dışarı çıkarırlar. Ebû Süfyan ona şöyle der: ?Ey Zeyd, Allah için soruyorum, şu ânda Hazret-i Muhammed'in senin yerinde olmasını, senin yerine onun başının vurulmasını, senin de akrabânın yanında olmanı istemez misin?? Zeyd (r.a) şu cevabı verdi:
?Yemîn ederim ki, onun değil benim yerimde olması, âilemin yanında olmam karşılığında, bulunduğu yerde vücûduna bir diken batmasına bile râzı olmam.? Bunun üzerine Ebû Süfyan der ki; ?Muhammed (s.a.v)'in Ashâbının onu sevdiği gibi insanların bir başkasını sevdiğine şâhid olmadım.?
İnsan kendisine dünyâda bir veyâ iki kez iyilik yapan, veyâ cefâsı az bir sürede geçecek olan felâket ve zarardan koruyan kimseyi sevdiğine göre, kendisine sonsuz nîmetler sunan ve onu sonu gelmeyen cehennem azâbından koruyan kimseyi sevmesi daha münâsip ve evlâdır. Bir hükümdar iyi muâmelesinden dolayı seviliyorsa veyâ bir hâkim adâletinden dolayı seviliyorsa, bütün bu özellikleri en ileri ölçüde şahsında toplayan bir kimse elbette daha lâyıktır.
Peygamberler, hem dünyada hem de ahirette insanlığın mutluluğa erişmelerini sağlamak amacıyla Yüce Allah tarafından gönderilmiş elçilerdir. Onların temel görevleri, Allah'tan aldıkları mesajları insanlara ulaştırmak, onlara hakikat yollarını göstermek, bu uğurda bilfiil önderlik ve örneklik yapmaktır.
Bu kutlu elçilerin sonuncusu olan Efendimiz (s.a.v.) de aynı misyonu icra etmiştir. O, risaleti ile birlikte, kendisine inanan insanlara rehberlik etmiş, onlar için örnek bir hayat sergilemiştir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, gerek sahabe, gerekse sonradan gelen inananlar için ideal bir şahsiyettir. Hangi asırda yaşarsa yaşasın, O'na inanan insanların ideal bir mü'min olabilmeleri, O'nu tanımaları, çizgisini takip etmeleri, ortaya koyduğu ideal davranışlara uymalarıyla mümkün olacaktır.
Cenâb-ı Allah, Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimize, risalet göreviyle ilgili bir takım vazifeler yüklemektedir. Bunlar; şahitlik, uyarma, müjdeleme, öğüt verme, davet, tebliğ, tilavet, ta'lim ve beyandır.(1) Bunlarla ilgili olarak Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurur: "Ey Peygamber! Biz Seni şahit, müjdeci, uyarıcı ve izniyle Allah'a davetçi, aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik."(2) "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur! Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun."(3) "Sana da, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın diye bu Zikri (Kur'an'ı) indirdik."(4)
Cenâb-ı Allah'ın Peygamber Efendimize yüklemiş olduğu bu görevler, O'nun kapsamlı bir eğitim öğretim faaliyetini de yürütmesini gerektiriyordu. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), kendisinin bu yönünü şu şekilde ifade buyurmuşlardır: "Allah Beni bir muallim olarak göndermiş bulunuyor."(5) "Ben Size, bir babanın evladına öğrettiği gibi öğretiyorum."(6) Sahabe Efendilerimizden Muaviye b. Hakem es-Sülemi (r.a.) de Peygamber Efendimiz için: "Anam babam O'na feda olsun, O'ndan daha hayırlı bir öğreticiyi asla görmedim." demektedir.(7)
Peygamber Efendimiz insanlara dini öğretirken yürüttüğü bu eğitim öğretim faaliyetlerinde yerine göre değişik metotlar uygulamıştır. Bunların başlıcaları şunlardır:
a- Takrir Metodu: Takrir, öğreticinin bir konuyu bizzat kendisinin anlatması ve açıklamasıdır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) arkadaşlarını ashab, yani "sohbet arkadaşları" olarak adlandırması bu metodun Peygamberimiz tarafından ne kadar çok kullanıldığını ortaya koymaktadır. Yine Efendimiz'in "Din nasihattir."(8) hadisi, O'nun, hayatı boyunca dini daha çok takrir metoduyla öğrettiğini göstermektedir.
Rasûlullah Efendimiz konuştuğu zaman, kelimeleri saymak isteyen kişinin, ağzından çıkan kelimeleri sayabilecek kadar açık, net ve aralıklı konuşur, dinleyen herkes anlardı.(9) Bazen de hitap ettiği zaman gözleri kızarır, sesini yükseltir, ciddileşir ve adeta bir orduyu korkuturcasına konuşurdu.(10)
Efendimiz (s.a.v.) Takrir (anlatım) metodunu kullanırken, yeri geldikçe işaretlerle anlatımı da kullanmıştır.(11) Yine hikaye ile anlatım ve temsil (örneklendirme) ile anlatımı da sıkça kullanmıştır. Anlatırken sesini insanların işitebilmesi için bazen Mekke'de olduğu gibi Safa Tepesi gibi yüksek yerlere çıkmış, bazen de Medine'de mescitte olduğu gibi biraz yüksekçe bir minber yaptırıp, oradan insanlara hitap etmiştir.
b- Soru-Cevap Metodu: Soru-cevap metodu uygun bir şekilde kullanıldığı zaman, kişilerin zihin yeteneklerini geliştirir. Bu metot, bilgi, kavrama, uygulama, analiz, sentez, değerlendirme düzeylerindeki her tür öğrenmeler için rahatlıkla günümüz eğitim metotları içinde de kullanılmaktadır. Rasûlullah Efendimiz de açıklayacağı konuya dikkatleri çekmek, dinleyicileri asıl konuya hazırlamak, öğreteceği mevzu üzerinde merak uyandırmak, böylece dinleyenlerin, dinlediklerini daha iyi kavramaları ve bellemeleri için bu metoda sık sık başvurmuştur.
c- Tedric Metodu: İnsan tedrici (aşamalı) şekilde öğrenmeye muhtaç bir varlıktır. Önce basit olanları, arkasından karmaşık ya da zor olan konuları öğrenir. Kur'ân-ı Kerim'in bir anda değil de 23 yıla yayılarak indirilmesi, önce inen surelerde îmanla ilgili hususların daha çok yer alması, ibadet ve hükümlerle ilgili hususların sonra inen surelere bırakılması, Yüce Allah'ın da dini, insanlara aşamalı olarak, kolaydan zora doğru öğrettiğini gösterir. Rasûlullah Efendimiz de bu metodu uygulamaya özen göstermiş, dini öğretmekle görevlendirdiği insanlardan da buna dikkat etmelerini istemiştir.(12)
d- Yaşayarak Öğrenme (Aktif) Metodu: Gerçek öğrenme, ancak tecrübe sayesinde mümkün olmaktadır. Tecrübe ile bilgiler yaşanılarak öğrenilir ve unutulmamak üzere belleğimize kazınır. İslâm dininin her ferdi ayrı ayrı dini yükümlülüklerle sorumlu tutması, her ferdin dini açıdan faal (aktif) olmasını zorunlu kılar. Özellikle namaz ve hac gibi ibadetlerin yapılışını Peygamberimiz, bizzat yaparak ve sahabelerine yaptırarak öğretmiştir.
e- Gözlem Metodu: Gözlem, iç gözlem ve dış gözlem olarak ikiye ayrılır. İç gözlem kişinin kendi iç dünyasını, duygularını, istek ve arzularını muhasebe etmesi, iç âlemini tanımaya çalışmasıdır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kendisine peygamberlik gelmeden önce Hira Mağarası'nda sık sık yalnız kalması bu metodu kendisinin uyguladığına, İbn Ebi Müleyke'nin Peygamberimizin ashabından otuz tanesini tanıdığını, hepsinin de nefislerindeki nifaktan korktuklarını bildirmesi de(13) sahabenin bu metodu uyguladığına en güzel örneklerdir.
Dış gözlem de, ferdin dış çevrede duyular yolluyla olgulardan elde ettiği bilgiler vasıtasıyla çeşitli dersler çıkarmasıdır. Rasûlullah (s.a.v.) de dış âlemdeki her gözlemden insanları Allah'a yaklaştıran bir unsur yakalamaya çalışır ve onunla sahabesini eğitmek isterdi.(14)
Rasûlullah Efendimizin bu metotları da uygulayarak, son derece olumsuz şartlar altında yürüttüğü eğitim-öğretim faaliyetleri sonucu 23 yılda yetiştirdiği nesil, tarihte eşine bir daha rastlanamayacak derecede yüksek bir karakter ve sağlam bir yapıya sahip asr-ı saadet nesli olmuştur ki, bu nesilden her biri kendisine uyanları doğru yola ulaştıracak seviyeye ulaşmışlardır. Ümmî olan Peygamber Efendimizin bu metotları yerli yerinde, mükemmel şekilde uygulaması ve kimsenin bir daha olamayacağı kadar, bir toplumu eğitmekte başarılı olması, O'nun peygamberliğinin delillerinden de birisidir.(15)
Kaynakça:
1. Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV Yay., Ankara-1999, s. 97.
2. el-Ahzâb, 33/45,46.
3. el-Maide, 5/67.
4. en-Nahl, 16/44.
5. İbn Mâce, Mukaddime.
6. İbn Mâce, Tahare 16, No:313, I. 114.
7. Müslim, Mesacid, 33.
8. Buhârî, Îman, 42; Müslim, Îman, 23.
9. Buhârî, Îlim, 30; Müslim, Zikir, 19; Ebû Dâvûd, Edeb, 6, 21.
10. Müslim, Cuma, 13.
11. Buhârî, Rikak, 4; Tirmizi, Kıyam, 22.
12. Buhârî, Zekat, 1.
13. Buhârî, Îman, 36.
14. Buhârî, Bed'ul-Halk 4, Tefsir 36.
15. Bu yazının hazırlanmasında Şakir Gözütaok'a ait "Hz. Peygamber'in Mekke ve Medine Dönemindeki Hadislerinde Uyguladığı Eğitim Metotları" (Konya-1995) adlı yayınlanmamış doktora tezinden de yararlanılmıştır.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
NAAT-I ŞERİF
Arşın kubbelerine adı nurla yazılan,
İsmi semada Ahmet, yerde Muhammed olan,
Yedi katlı göklerde Hak cemalini bulan,
Evvel ahir yolcusu, ya Hz. Muhammed!
Sağanak nur yağmurları inerken yedi kattan,
O gece Sendin gelen ezel kadar uzaktan.
Melekler her zerreye müjde verirken Hak'tan,
O gece Sendin gelen ya Hz. Muhammed!
Güneşler o gecenin nuruna secde ederken,
Yıldızlar, meşk içinde kâinat vecd ederken,
Bütün hamd ve senalar yüce Rabb'e giderken,
O gece Sendin gelen ya Hz. Muhammed!
Kâbe'de şirk taşları, putlar yere dönerken,
Cehalet bayrakları birer birer inerken,
Bin yıllık küfür ateşi ebediyyen sönerken,
O gece Sendin gelen ya Hz. Muhammed!
O gece Save Gölü mucize ile kururken,
Kisra saraylarında sütunlar savrulurken,
Arzdan arşa âlemler, rahmetini bulurken,
O gece Sendin gelen ya Hz. Muhammed!
Sen ki güzel huyların, ahlâkın meş'alesi;
Sabır doruklarında, beşerin en yücesi;
Senin cennet mekânın, fakirlerin hanesi...
Gönüller hazinesi ya Hz Muhammed!
Sen ki doğum kundağı ak bulutla örülen,
Doğar doğmaz Allah'a secde emri verilen,
Alnında, âlemlere rahmet tacı görülen,
Kâinat Efendisi ya Hz. Muhammed!
Sana şahit sonsuzlar, ezelden beri her an.
Sana şahit âyetler, her zerre ve her mekân.
Senden uzak kalmaya nasıl dayanır ki can?
Sen her canda canansın ya Hz. Muhammed!
Miraç Gecesi bir bir açılıyorken gökler,
Seni selâmlıyorken her katta peygamberler,
Öyle bir an geldi ki durdu bütün melekler,
Hakk'a yalnız yürüdün ya Hz. Muhammed!
Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin.
Dünyada dönmeyen dil, mahşerde ne söylesin.
Mevlâ bütün beşeri, ümmetinden eylesin.
Sancağının altında ya Hz. Muhammed!
Hak ile kul vuslatı, o ilâhî düğünde,
Hiç kimseden kimseye fayda olmayan günde,
Hasatları has tartan o terazi önünde,
Noksanlarım bağışlat ya Hz. Muhammed!
Biliriz ki hükmü yok bu dünya nimetinin.
Gönüldür sermayesi ahiret servetinin.
Sana selât ve selâm gönderen ümmetinin,
Cennetler şahidi ol ya Hz. Muhammed!
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
KUTLU DOĞUM
Doğum, tatlı bir heyecan... Doğum her evde, her gönülde hissedilen derin bir özlem. Her zaman tatlı bir telaşla karşılanan güzel an. İşte o anlardan biri, hatta en güzeli Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın evinde; ama ne acı ki Abdullah bu güzel güne şahit olamayacak. Peki, kimler şahitti? Abdurrahman b. Avf'ın annesi Şifa Hatun, Osman b. Ebu'l-As'ın annesi Fatıma Hatun, Hz. Ümmü Eymen ve tabi ki pak anne Hz. Âmine.
Onlar, o gün hayatlarında daha önce hiç yaşamadıkları kadar güzel bir doğum hadisesine şahit olmuşlar ve o güne kadar hiç görmedikleri güzellikteki bir yüzle karşılaşmışlardı. Öyle bir güzellik ki, sabaha kadar kimsenin bakmaması için yüzüne örtülen perdeyi kaldırarak dünyaya merhaba diyen bir güzellik. Kâinata merhaba, insanlığa merhaba... Yıldızlar o gün o evin üzerine dökülecek gibiydi. Bütün melekler evi kuşatmışlar o güzel anı bekliyorlardı. Evin içi ve dışı her tarafı nur...
Bekliyorlar, bekliyorlar... Kimler müjde bekliyor? Dedesi Abdulmuttalib, amcaları, Mekke halkı ve adlarını, sayılarını bilemediğimiz niceleri.
Çünkü o gün dünyada bir tuhaflık var. Dünya kabına sığmıyor. Sanki bir yerlerde hayatın akışını değiştirecek bir şeyler yaşanıyor. Yahudi âlimleri, gördükleri bir yıldız nedeni ile şoka uğruyorlar. "Bu gün Ahmet doğdu." diyerek o yıldızın doğuşunu not tutuyorlar.
"Artık İsrailoğulları'ndan Peygamberlik gitti! Ellerinden kitap da gitti. Yahudi âlimlerin kıymet ve itibarları kalmadı." diyerek feryat ediyorlar.
O gece Ateşperestlerin bin yıldan beri yanmakta olan ateşleri söndü. Öyle bir söndü ki, ne yaptılarsa geri yakamadılar. Sönen ateşleri değil, inançları idi. Çünkü hakikat inancının mimarı dünyaya gelmişti. İran Kisra'sının sarayının on dört burcu birden çatırdayarak yıkıldı. Kisra, dehşetler içinde kalmış, olanları sorduğunda yıkılan burçlar adedince hükümdar değiştikten sonra hanedanlıklarının yıkılacağını haber almıştı. Kisra'ya o gün dünya dar geldi. O güzel cemali görenlere nasıl huzur geliyorsa, Kisra'ya da o derece büyük gam ve keder düştü. Haberler peş peşe geliyordu.
Save Gölü kurumuş, kurumuş bulunan Semave Irmağı ise o gün dolup taşmıştı. İran baş kadısı da anlam veremediği rüyalar gördü. Ve dediler ki bugünden sonra dünya eski dünya değil. Kurdukları düzen değişecek batıl yerini Hakk'a bırakmak zorunda kalacaktı.
Dede Abdulmuttalib: "Oğlumun adı Muhammed'tir." dedi. Sordular:
Niçin atalarının adı değil de Muhammed? Dede cevap verdi:
"Gökte Allah'ın, yerde insanların O'nu övmelerini istediğim için."
Sanki bir güç dedeye bunları söyletiyordu. O güzel insan güzel isimlerle süsleniyordu.
Pak anne, güzel anne O yüce şahsa hamile iken: "Sen, insanların hayırlısına ve bu ümmetin Efendisi'ne hamile oldun. Onu, dünyaya getirdiğin zaman, 'her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek O'lana sığınırım.' de. Sonra O'na Ahmet yahut Muhammed ismini tak!" denilmişti.
Doğumu bile güzellikler içerisinde geçen, varlığı ile daha doğduğu gün mazlumlara umut, zalimlere korku veren sevgili Peygamber'imiz, Efendimiz (s.a.v.), Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi Pazartesi günü dünyaya teşrif etmiştir. Fil vakasından 50 gün sonra yaşanan bu kutlu doğum Miladî 571 yılında Nisan ayının 20'sine tekabül etmektedir.
Yüce Rabb'imiz, o güzel Peygamber'imize itaatten ayırmasın. Şefaatine nail eylesin ve Onun varlığı ile nelerin değiştiğini daha güzel anlamayı nasip etsin.
Faydalanılan Eserler:
1. KÖKSAL, M. Asım, İslâm Tarihi Mekke Devri, s. 49-56.
2. İbn-i Hişam, Sîret.
3. Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
Ashâbın Resûlullah'a Aşkı
Cenâb-ı Hakk'ın Habîbi, beşeriyetin halâskârı ve kâinâtın yegâne efendisi bulunan Hz. Muhammed (s.a.v)'i sevmek, her mü'min için dînî bir vecîbedir. Allah Teâlâ'yı seven herkesin o'nu sevmesi o'na muhabbet duyması dînî bir vazîfe ve haslettir. İşte bu sevgi, muhabbet duygusu Ashâb-ı Kirâm arasında ?aşk? derecesine ulaşmış bulunuyordu. Bu sebeple onlar; itâatin en kâmilini, fedakârlığın en üstününü ve teslîmiyetin en asîlini Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e karşı göstermişlerdir. Onlar ışığın etrafında dönen pervâneler gibi, Resûlullah (s.a.v)'in etrafını kuşatırlar ve sohbetinden istifâde ederlerdi. Hatta o dereceye gelmişti ki, dünyalık rızıklarını teminden hemen sonra Resûlullah (s.a.v)'e koşuyor, kendisini evinin kapısında bekliyorlardı.
Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) kalplerinde volkanlaşan sevgi ile en yüce örneklerini sergilemişlerdir. ?Fedâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah!? cümlesini dillerinden düşürmezlerdi. Allah Resûlü'nün huzûrunda kazandıkları îman nûru ile Peygamberimiz (s.a.v)'e o derece yüksek bir sevgiyle bağlanmışlardı ki, o'nun yanında ayrılmayı hiç arzu etmezlerdi. Hayâtî ihtiyaçları ve ev işlerini görmek için ayrıldıkları zamanlarda bile kalpleri Resûlullah (s.a.v)'in huzûrunda kalırdı. Bu gibi çalışmalar sebebiyle muhabbetin hafiflemesini, îman zayıflaması şeklinde değerlendirenler oluyordu.
Hanzala b. Rabi böyle bir endîşenin içinde kıvranmaktaydı. Ziyâretine gelen Hazret-i Ebû Bekir (r.a) ona; ?Nasılsın?? diye hatır sormuştu. O; ?Hanzala münâfık oldu!? diye cevap verdi. Sıddîklar zümresinin serdârı hayretler içinde kaldı ve; ?Bu ne biçim söz!?? dedi. Hanzala (r.a) şöyle ifâde etti: ?Resûlullah (s.a.v)'in huzûrunda bulunuyoruz. O bize cennet ve cehennemden bahsederken orayı gözümüzle görür gibi oluyoruz. Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in huzûrundan çıkıp zevcelerimizin ve çocuklarımızın işleriyle meşgûl olmaya başlayınca çoğunu unutuyoruz? dedi.
Hazret-i Ebû Bekir (r.a) onu aldı ve Resûlullah (s.a.v)'in huzûruna vardılar. Hazret-i Ebû Bekir (r.a) durumu Resûlullah (s.a.v)'e olduğu gibi anlattı. Resûlullah (s.a.v) ona şunları söyledi:
?Nefsim (kudret) elinde bulunan Allah'a andolsun ki, huzûrumda olduğunuz hâl üzere ve zikre devâm edebilmiş olsaydınız, yataklarınızın üzerinde bulunurken ve yollarınızda yürürken melekler sizinle musâfaha ederlerdi. Lâkin ey Hanzala , bir saat (ibâdet), bir saat (işlerinizle meşgûl) olun? buyurdu.*
Peygamber Efendimiz'i görmemiş kişiler Allah Resûlü (s.a.v)'nün dâmâdı Hazret-i Alî (r.a); ?Sizin Resûlullah (s.a.v)'e muhabbetiniz nasıldı?? diye sormuşlardı.?İlim şehrinin kapısı? bulunan Hazret-i Alî (r.a); ?Resûlullah (s.a.v) bize mallarımızdan, çocuklarımızdan, baba ve annelerimizden daha sevimliydi. O, susayan bir kimsenin, soğuk suya olan iştiyakından bize daha sevimliydi? cevabını vermiştir.**
Kısa vâdeli ayrılıklara bile tahammül edemeyen ashâb, fırsat buldukça onu görmeye can atarlardı. Bunlardan bir tânesi de Enes (r.a) idi. Ona olan aşkını şöyle ifâde ediyor: ?Hiçbir gece, Sevgili Peygamberim'i görmeden yapamazdım.? O, mâzîyi dile getirirken içinde bulunduğu dayanılmaz iftirâkın şiddeti ile hıçkırarak ağlamıştı.
Hazret-i Ömer (r.a)'ın oğlu ve ashâbın içerisinde ilmi ile söz sâhibi olan Abdullah (r.a), ne zaman Allah Resûlü (s.a.v)'nden bahsetse, gözlerinden ona olan aşkının tesiriyle aşk gözyaşları dökerdi.
Hazret-i Resûlullah (s.a.v)'e hizmet etme şerefine erişmiş bulunan Sevban (r.a) bir gün; ?Ey Allah'ın Resûlü (s.a.v), zâtınız bana ehlimden ve malımdan daha sevimlisiniz. Ben sizi hatırladığım zaman gelip de zâtınızı görmedikçe sabra muvaffak olamıyorum. Ben, kendi ölümümü ve sizin vefâtınızı hatırlardım. O zaman siz cennete girecek ve diğer peygamberlerle birlikte yüce makamlara yükseltileceksiniz. Ben cennete girsem bile, ebediyen sizi göremiyeceğim? diye aşk ve sevgi kederini dile getirdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi nâzil etti:
?Kim Allah'a ve Peygamber'ine itâat ederse; işte onlar, Allah'ın kendilerine nîmetler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi adamlarla berâberdirler. Onla ne iyi arkadaştır.? (3)
Bu âyet nâzil olduktan sonra Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz, bayram yapmışçasına sevinmiş, âhirette de Peygamberimiz'le buluşmanın aşk ve şevkiyle ağlaşmışlardı.
Resûlullah (s.a.v)'in vefât etmesi üzerine, Ashâbın kederi son haddini bulmuştu. O'nun sevgisiyle yanıp tutuşmak ve fakat onu görmemek... Bu, dayanılmaz hicran ile Zeyd b. Abdirabbih'in oğlu Abdullah (r.a); ?Yâ Rabbi, benim gözlerimi âmâ kıl. Sevgili Peygamberim'den sonra artık bir şey görmeyeyim!? dedi. Ve oracıkta gözleri âmâ oldu.****
İşte Resûlullah (s.a.v)'e olan aşkları o kadar kuvvetliydi ki, Resûlullah (s.a.v)'siz bir dünya düşünmüyorlardı.
Yine Resûlullah (s.a.v)'e âşık olanlardan Bilâl-i Habeşî (r.a), Resûlullah'ın vefâtından sonra her nereye gittiyse onun geçtiği yerleri görüyor, onsuz bir dünyayı düşünemiyor ve Medîne sokakları ona dar geliyordu. Hazret-i Ebû Bekir (r.a)'den müsaade alarak Şam şehrine hicret etti. Bir gece rüyâsında Resûlullah (s.a.v) ile müşerref olmuştu. Fahr-i Kâinat; ?Yâ Bilâl, bu cefâ nedir? Beni ziyâret etme vaktin gelmedi mi?...? buyurmuşlardı. Bilâl (r.a) hüzün ve korku içinde yatağından fırladı ve devesine binip Medîne yolunu tuttu. Bilâl (r.a) Medîne'ye vardı ve gözyaşları içinde ziyârette bulundu ve gönlündeki volkanı gözpınarlarından akan yaşlarla teskîne çalıştı. Daha sonra Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin (r.anhümâ)'yı bağrına bastı ve Resûlullah (s.a.v)'in kokusunu onlardan aldı. Peygamberimiz'in torunları Bilâl (r.a)'den ricada bulundular:
?Yâ Bilâl, Resûlullah (s.a.v) için okuduğun ezan gibi Mescid-i Nebevî'de bir ezanını dinlemek istiyoruz? dediler.
Allah Resûlü'nün âşıkı bulunan Hazret-i Bilâl (r.a) Mescid'in üstüne çıktı ve ezan okuduğu yerde durdu. Yanık yüreği ile; ?Allahu Ekber, Allahu Ekber? diye ezan okumağa başlayınca, halk, zelzeleye tutulmuş gibi sokaklara fırladı. Ezanı devam ettiği sürece bu hâl daha çok şiddetlendi. Evlerden sokaklara dökülen insanlar; ?Yoksa Resûlullah (s.a.v) mi dirildi?? diye feryâda başlamışlardı. Medîne kurulduğu günden beri o günkü kadar çok ağlama görmemişti.
İşte Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz böyle idi. Böyle bir sevgiyle yandılar, uyandılar ve nurlara boyandılar. Bizler de inşâallah Resûlullah (s.a.v)'i Ashâb-ı Kirâm gibi sevelim ki, o'nun aşkıyla bizler de boyanalım.
______
*Müslim-VIII, s., 94-95.
**Terbiyetü'l-Evlâd fi'l-İslâm, c. 2, s. 1026.
***Nisâ Sûresi: 69.
****Kurtubî, Tefsîr-i Kurtubî, c.5, s. 271.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
Ashâbın Resûlullah'a Aşkı
Cenâb-ı Hakk'ın Habîbi, beşeriyetin halâskârı ve kâinâtın yegâne efendisi bulunan Hz. Muhammed (s.a.v)'i sevmek, her mü'min için dînî bir vecîbedir. Allah Teâlâ'yı seven herkesin o'nu sevmesi o'na muhabbet duyması dînî bir vazîfe ve haslettir. İşte bu sevgi, muhabbet duygusu Ashâb-ı Kirâm arasında ?aşk? derecesine ulaşmış bulunuyordu. Bu sebeple onlar; itâatin en kâmilini, fedakârlığın en üstününü ve teslîmiyetin en asîlini Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e karşı göstermişlerdir. Onlar ışığın etrafında dönen pervâneler gibi, Resûlullah (s.a.v)'in etrafını kuşatırlar ve sohbetinden istifâde ederlerdi. Hatta o dereceye gelmişti ki, dünyalık rızıklarını teminden hemen sonra Resûlullah (s.a.v)'e koşuyor, kendisini evinin kapısında bekliyorlardı.
Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) kalplerinde volkanlaşan sevgi ile en yüce örneklerini sergilemişlerdir. ?Fedâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah!? cümlesini dillerinden düşürmezlerdi. Allah Resûlü'nün huzûrunda kazandıkları îman nûru ile Peygamberimiz (s.a.v)'e o derece yüksek bir sevgiyle bağlanmışlardı ki, o'nun yanında ayrılmayı hiç arzu etmezlerdi. Hayâtî ihtiyaçları ve ev işlerini görmek için ayrıldıkları zamanlarda bile kalpleri Resûlullah (s.a.v)'in huzûrunda kalırdı. Bu gibi çalışmalar sebebiyle muhabbetin hafiflemesini, îman zayıflaması şeklinde değerlendirenler oluyordu.
Hanzala b. Rabi böyle bir endîşenin içinde kıvranmaktaydı. Ziyâretine gelen Hazret-i Ebû Bekir (r.a) ona; ?Nasılsın?? diye hatır sormuştu. O; ?Hanzala münâfık oldu!? diye cevap verdi. Sıddîklar zümresinin serdârı hayretler içinde kaldı ve; ?Bu ne biçim söz!?? dedi. Hanzala (r.a) şöyle ifâde etti: ?Resûlullah (s.a.v)'in huzûrunda bulunuyoruz. O bize cennet ve cehennemden bahsederken orayı gözümüzle görür gibi oluyoruz. Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in huzûrundan çıkıp zevcelerimizin ve çocuklarımızın işleriyle meşgûl olmaya başlayınca çoğunu unutuyoruz? dedi.
Hazret-i Ebû Bekir (r.a) onu aldı ve Resûlullah (s.a.v)'in huzûruna vardılar. Hazret-i Ebû Bekir (r.a) durumu Resûlullah (s.a.v)'e olduğu gibi anlattı. Resûlullah (s.a.v) ona şunları söyledi:
?Nefsim (kudret) elinde bulunan Allah'a andolsun ki, huzûrumda olduğunuz hâl üzere ve zikre devâm edebilmiş olsaydınız, yataklarınızın üzerinde bulunurken ve yollarınızda yürürken melekler sizinle musâfaha ederlerdi. Lâkin ey Hanzala , bir saat (ibâdet), bir saat (işlerinizle meşgûl) olun? buyurdu.*
Peygamber Efendimiz'i görmemiş kişiler Allah Resûlü (s.a.v)'nün dâmâdı Hazret-i Alî (r.a); ?Sizin Resûlullah (s.a.v)'e muhabbetiniz nasıldı?? diye sormuşlardı.?İlim şehrinin kapısı? bulunan Hazret-i Alî (r.a); ?Resûlullah (s.a.v) bize mallarımızdan, çocuklarımızdan, baba ve annelerimizden daha sevimliydi. O, susayan bir kimsenin, soğuk suya olan iştiyakından bize daha sevimliydi? cevabını vermiştir.**
Kısa vâdeli ayrılıklara bile tahammül edemeyen ashâb, fırsat buldukça onu görmeye can atarlardı. Bunlardan bir tânesi de Enes (r.a) idi. Ona olan aşkını şöyle ifâde ediyor: ?Hiçbir gece, Sevgili Peygamberim'i görmeden yapamazdım.? O, mâzîyi dile getirirken içinde bulunduğu dayanılmaz iftirâkın şiddeti ile hıçkırarak ağlamıştı.
Hazret-i Ömer (r.a)'ın oğlu ve ashâbın içerisinde ilmi ile söz sâhibi olan Abdullah (r.a), ne zaman Allah Resûlü (s.a.v)'nden bahsetse, gözlerinden ona olan aşkının tesiriyle aşk gözyaşları dökerdi.
Hazret-i Resûlullah (s.a.v)'e hizmet etme şerefine erişmiş bulunan Sevban (r.a) bir gün; ?Ey Allah'ın Resûlü (s.a.v), zâtınız bana ehlimden ve malımdan daha sevimlisiniz. Ben sizi hatırladığım zaman gelip de zâtınızı görmedikçe sabra muvaffak olamıyorum. Ben, kendi ölümümü ve sizin vefâtınızı hatırlardım. O zaman siz cennete girecek ve diğer peygamberlerle birlikte yüce makamlara yükseltileceksiniz. Ben cennete girsem bile, ebediyen sizi göremiyeceğim? diye aşk ve sevgi kederini dile getirdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi nâzil etti:
?Kim Allah'a ve Peygamber'ine itâat ederse; işte onlar, Allah'ın kendilerine nîmetler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi adamlarla berâberdirler. Onla ne iyi arkadaştır.? (3)
Bu âyet nâzil olduktan sonra Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz, bayram yapmışçasına sevinmiş, âhirette de Peygamberimiz'le buluşmanın aşk ve şevkiyle ağlaşmışlardı.
Resûlullah (s.a.v)'in vefât etmesi üzerine, Ashâbın kederi son haddini bulmuştu. O'nun sevgisiyle yanıp tutuşmak ve fakat onu görmemek... Bu, dayanılmaz hicran ile Zeyd b. Abdirabbih'in oğlu Abdullah (r.a); ?Yâ Rabbi, benim gözlerimi âmâ kıl. Sevgili Peygamberim'den sonra artık bir şey görmeyeyim!? dedi. Ve oracıkta gözleri âmâ oldu.****
İşte Resûlullah (s.a.v)'e olan aşkları o kadar kuvvetliydi ki, Resûlullah (s.a.v)'siz bir dünya düşünmüyorlardı.
Yine Resûlullah (s.a.v)'e âşık olanlardan Bilâl-i Habeşî (r.a), Resûlullah'ın vefâtından sonra her nereye gittiyse onun geçtiği yerleri görüyor, onsuz bir dünyayı düşünemiyor ve Medîne sokakları ona dar geliyordu. Hazret-i Ebû Bekir (r.a)'den müsaade alarak Şam şehrine hicret etti. Bir gece rüyâsında Resûlullah (s.a.v) ile müşerref olmuştu. Fahr-i Kâinat; ?Yâ Bilâl, bu cefâ nedir? Beni ziyâret etme vaktin gelmedi mi?...? buyurmuşlardı. Bilâl (r.a) hüzün ve korku içinde yatağından fırladı ve devesine binip Medîne yolunu tuttu. Bilâl (r.a) Medîne'ye vardı ve gözyaşları içinde ziyârette bulundu ve gönlündeki volkanı gözpınarlarından akan yaşlarla teskîne çalıştı. Daha sonra Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin (r.anhümâ)'yı bağrına bastı ve Resûlullah (s.a.v)'in kokusunu onlardan aldı. Peygamberimiz'in torunları Bilâl (r.a)'den ricada bulundular:
?Yâ Bilâl, Resûlullah (s.a.v) için okuduğun ezan gibi Mescid-i Nebevî'de bir ezanını dinlemek istiyoruz? dediler.
Allah Resûlü'nün âşıkı bulunan Hazret-i Bilâl (r.a) Mescid'in üstüne çıktı ve ezan okuduğu yerde durdu. Yanık yüreği ile; ?Allahu Ekber, Allahu Ekber? diye ezan okumağa başlayınca, halk, zelzeleye tutulmuş gibi sokaklara fırladı. Ezanı devam ettiği sürece bu hâl daha çok şiddetlendi. Evlerden sokaklara dökülen insanlar; ?Yoksa Resûlullah (s.a.v) mi dirildi?? diye feryâda başlamışlardı. Medîne kurulduğu günden beri o günkü kadar çok ağlama görmemişti.
İşte Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz böyle idi. Böyle bir sevgiyle yandılar, uyandılar ve nurlara boyandılar. Bizler de inşâallah Resûlullah (s.a.v)'i Ashâb-ı Kirâm gibi sevelim ki, o'nun aşkıyla bizler de boyanalım.
______
*Müslim-VIII, s., 94-95.
**Terbiyetü'l-Evlâd fi'l-İslâm, c. 2, s. 1026.
***Nisâ Sûresi: 69.
****Kurtubî, Tefsîr-i Kurtubî, c.5, s. 271.
Thema von Mustafa im Forum Lebensgeschichte der P...
ÂLEMLERE RAHMET
Ve Cenâb-ı Hak (c.c.) ahsen-i takvim üzere insanı yarattı. Sonra yarattığı o en güzel olan insanın gönlüne nazar etti de kendine en yakın, en sadık, en itaatkâr gönlü En Sevgili (Habîb) seçti.
O Habîb ki, Cenâb-ı Hakk'ın yarattıklarına "Elestü bi Rabbiküm" diye hitab ettiğinde, ilk önce "Ente Rabbî" demişti. O Habîb ki, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bahşettiği güzelliklerle Melekler dahi hayrandı. O Habîb ki, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bahşettiği nûr, Hâlık'ın âlemleri yaratması için sebepti.
Işığa hâmile kapkaranlık bir dünya... Cenâb-ı Hak (c.c.) Hz. Adem (a.s.) vesilesi ile insanı dünyaya teşrif buyurdu. Nefsin insana galebe çalması idi buna sebep. Böylece dünya denilen fani mekânda insanlığın nefsi ile mücadelesi tarihler boyu sürdü. Öyle ki ilk Peygamber dahi binlerce yıl süren tevbesinin kabulüne, ancak O Habîb'in ismini vesile kılınca nail oluyordu. Yani tüm mahlûkat O'nun nuruna muhtaç ve ebediyen de muhtaç kalacaktı.
Ve Nebînin zuhûruna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler var ufukta... Vicdanlarda tesiri o kadar fazla ki, birçok Mekkeli, gelecek son Nebîyi anlatmakta... Zuhur eder etmez hemen koşun O'na! Ve bütünleşin O'nun ruhuyla!
Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıda... Ana babalar bu kurtarıcının kendi nesillerinden olmasını istiyor ve birçoğu yeni doğan çocuğuna "Muhammed" ismini veriyor...
Milâd'dan sonra 571 senesi... Fil Yılı... 12 Rebiulevvel Pazartesi sabaha karşı... Fil vak'asından 50 gün kadar sonra...
Mekke'nin doğusunda Haşimoğulları Mahallesinde, babadan miras bir ev... Annelerin en şereflisi, âlemlerin en şereflisini bekliyor. Dünya, o âna kadar barındıramadığı ve kıyamete kadar da barındıramayacağı ahsen-i takvim olan insanın en mükemmelini bekliyor. Yer, kendisi ile temas edecek en nadide ayağı bekliyor. Gök, üzerini örteceği en seçkin vücûdu bekliyor. Güneş, üzerine doğacağı en sevgiliyi bekliyor. Melekler heyecan içinde. Ruhlar âlemi telaşlı. Mânâ âlemi coşkun. Yerde; toprak, taş, çiçekler, ağaçlar, gökte; yıldızlar, bulutlar, güneş ve ay hareket halinde.
Geliyor! İnsanlığın medâr-ı iftiharı geliyor...
Geliyor! Cümle âlemin rahmet kaynağı geliyor...
Geliyor! Kurumuş gönüllerin ferahlığı geliyor...
Geliyor! Solmuş benizlerin çiçeği geliyor...
Geliyor! Çölün orta yerine açacak gonca gül geliyor...
Geliyor! Meleklerin imrendiği, Rahmet-i Rahman'ın gözbebeği geliyor...
Geliyor! Makam-ı Mahmud'un sahibi, Ahmed-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) geliyor...
Âlem Sen'in Varlığınla Şeref Buldu Yâ Rasûlallah! Selâm Sana!
Abdulmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyafette çocuğun adını soranlara: "Muhammed adını verdim. Dilerim ki gökte Hakk, yeryüzünde halk O'nu hayırla yâd etsinler." cevabını verdi. Annesi "Ahmed" dedi. Zira Muhammed (s.a.v.); Üstünlük ve meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen, Ahmed ise; Cenâb-ı Hakkı yüce sıfatları ile öven, hamd eden, demekti.
Mübarek İsimlerinin Her bir Harfine Bin Can Feda Yâ Rasûlallah! Selâm Sana!
Ve O'nun doğması ile İran hükümdarının Medayin şehrindeki sarayının 14 sütunu yıkılmış, Mecûsilerin İran'da Istahrâbat şehrinde 1000 yıldan beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve gölü yere batmış, Kâbe'deki putların yüzüstü devrildikleri görülmüş, bütün dünyada hüküm sürmekte olan cehalet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştu...
Bâtılı Zâil Eden! Yoluna Kurban Olalım Yâ Rasûlallah! Selâm Sana!
İbrahim (a.s.) bin İsmail (a.s.)........ Bin Adnan bin Me'add bin Nizâr bin Mudar bin İlyas bin Müdrike bin Huzeyme bin Kinâne bin en-Nadr bin Mâlik bin Fihr bin Gâlib bin Lüeyy bin Ka'b bin Mürre bin Kilab bin Kusayy bin Abdümenaf bin Hâşim bin Abdülmuttalib bin Abdullah bin MUHAMMED (s.a.v.)
Zerre-i Miskal Leke Almamış, Nesebi Nur-i Pâk Olan Yâ Rasûlallah! Selâm Sana!
Evet, O, insanlığa Allah'ın âyetlerini okumak, fasıl fasıl mucizelerini gözler önüne sermek ve insana kendi mahiyetini öğretmek için gelmiştir. Evet, O'nun sayesinde beşeriyet tabiat kirlerinden arınarak, tertemiz hâle gelecek, kalb ve ruhun hayat derecesine yükselecekti ve yükseldi de. Evet, O, insanlara kitap ve hikmeti talim edecek; insanlık da, kitap ve hikmetin dünyasında kendini bularak, gerçek mü'min olma yoluna girecekti. O'nun gelişi herkes için Cenâb-ı Hakk'ın en büyük lütfu ve en engin ihsanıdır. Bunun böyle olduğunu bizzat Rabbimiz anlatmaktadır: "İçlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan (kötülüklerden, münkerden) onları temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur."(Âl-i İmran, 3/164.)
Rahmet-i Rahman'ın Mahlûkata En Büyük Lütfu Olan Yâ Rasûlallah! Selâm Sana!
Cihan O'na koşacak, ilim erbapları O'nu araştıracak, düşünme yeteneğine sahip sineler O'nun arkasına düşecek; hasımların birçoğu ateşli birer dost olup O'na sığınacak ve sığınıyorlar da... Allah Rasûlü bir hadis-i şeriflerinde: "Ümmetimden on kişi ile tartıldım, ağır geldim. Sonra yüz, sonra bin kişi ile tartıldım yine ağır geldim. O zaman muvazzaf iki melek dedi ki: Bırak, eğer bütün ümmeti ile tartılsa yine ağır gelecek." (Kadı İyaz, Şifa.) Nitekim bu da gerçekleşmişti. Efendimiz (sav), gördüğü bir diğer rüyada şöyle anlatıyor: "Terazinin bir kefesine Ben, diğerine bütün ümmetim konuldu ve Ben ağır geldim." (Müsned.)
Lutfet! Sana Koşan, Sana Sığınan, Sana Dost Olma Şerefine Nail Olan Bir Ümmet De Biz Olalım Yâ Rasûlallah! Selâm Sana! Salât O Eşsiz Varlığına!
O'ndan bahseden her söz güzeldir; güzel olmayan, O Güzeller Güzelinin güzelliğini tam anlamıyla ifade edememiş ifade ve üsluptaki kusurlardır ki o da tamamen bize aittir. Kâinatın Efendisi'ne ait olanlar ise sadece ve sadece güzelliklerdir.
Haftungshinweis: Trotz sorgfältiger inhaltlicher Kontrolle übernehmen wir keine Haftung für die Inhalte externer Links. Für den Inhalt der verlinkten Seiten sind ausschließlich deren Betreiber haftbar.